Paranoya sınırlarındayım…
İnsanlar çok yordu beni…
Kendimi kaybettim… Onu aramaya çıkıyorum…
Bir süre yokum..
Biliyorum bekleyenim de yok…
Ama çok uzaklarda değilim biliyorum…
Bulunca geleceğim…
Cemali Safa
Cemali Safaİçindeki dünyayı satırlara döken adam…
Ağu 20
Paranoya sınırlarındayım… İnsanlar çok yordu beni… Kendimi kaybettim… Onu aramaya çıkıyorum… Bir süre yokum.. Biliyorum bekleyenim de yok… Ama çok uzaklarda değilim biliyorum… Bulunca geleceğim…
Cemali Safa Ağu 14
Yalnız evimdeyim. Yalnızlığı derinden hissedebildiğim bir süreçteyim. Kaybedişlerin aslında bir kazanım olduğunu kabul etmekteyim. giden sevgiliye üzülmemekteyim. Depresif ruh halinden uzaklaşıp, hayatıma yeni bir sayfa açma gayretindeyim… Şarkılar tekrar çalıyor ve kulaklarımda ezgisel bir mutluluk yaratıyor… Genç kızın güzelliğini büyütmemekteyim… Ve artık hiç bir satırda o kadar güzel kızlardan basetmemeliyim. İnsanlar, evet insanlar… İnsanları o kadar anlama gayretinde değilim artık. Yaptıkları eylemlere illa da bir anlam katmak zorunda değilim… Zorunda mıyım? Aslında bu soruyu hiç sormamalıyım… Korkmamalıyım. Bitti artık… Bitti… Geçti… Hızlı başladı ve hızlı bitti… Artık bunu gündeme getirmenin bir anlamı da yok… Söyleyeceğim daha başka şeyler var…
Savaşlar çıkmış ben deli gibi aşıkken. Yok yere siviller ölmüş ben bir güzele yirmi dört saatimi boşa harcamışken… Entellüktüeller saçmalamış, gündemde çelişik olaylar insanların kafasını karıştırmış.. Bu aşk gerçekten ne kadar da körmüş böylesine… Temel gayem sevgilinin gülüşünde bana dair bir gülümse görmek olmuşken, baktım da neleri yarım bırakmışım… Sevgili ile güzel günleri kazanayım derken -mübalağa etmiyorum- kendimi kaybetmişim. Masamın üzerinde yarım kalmış hikayeler, okunmamış kitaplar ve haftalık dergilerim… Verdiğim sözler ve saire… Gözümdeki karanlık sis perdesi yeni yeni açılıyor… İnanın yapacak çok işim var… İnsan hayatı, öyle ya da böyle kabul ediyor çok fazla büyütmemek lazım… eğer sen de okuyarsan bu satırları -ki bir zamanlar kendine ait güzel şeyler duymak ve bitmek tükenmez egonun tatmini için okuyordun- artık okuma çünkü artık kendine ait bir şeyler bulamayacaksın… Yaptığım ama asla pişmanlık duymayacağım en büyük hatalarımdan birisin… O söz geliyor aklıma; “Bazı günahlar ve aptallıklar çok öğreticidir.” İç ses: “Hoş geldin…” Ağu 13
Her şeye yeniden başlayacak gücüm var. Bunu biliyorum ve farkındayım. En azından odamı topladım ve çamaşırlarımı yıkamaya aldım. Evimde var olan koku da gitmiş durumda. İşten arta kalan saatlerde içki içip televizyonun karşısında sızmıyorum. Köşede bir yerlerde içki için sakladığım parayla gittim -garip bir pişmanlıkla- kitap aldım. Kim dedi hatırlamıyorum, bir gün Üsküdar’da bir bankta saat akşam dokuz gibi içerken, yüzünde sanırım hiç eksik olmayan bir tebessümle bana kitap okumayı tavsiye etti. Güzel şey okumak. O adamı görüp teşekkür etmek istiyorum. Son zamanlarda yaşadığım değişikliklerin farkında apartman sakinleri. Yavaş yavaş eskisi gibi değiller inanın bana. Artık selamımı alma lütfünü göstermekteler. Ya da sanırım baştan beri ben merhabalaşma kültüründen yoksundum. Şu an bunu çok fazla düşünmek istemiyorum. Geçenlerde bizim semtin tek parkında, hayatımda ilk defa koşma kararı aldım. Hava şımartan bir güzelliğe sahipti ve günlerden pazardı. Mutluyum çünkü yarın bir marangoz atölyesinde çalışmaya başlayacaktım. Herşey yolunda gidiyor ve ben koşu yapıyordum. Genelde burada merhabalaşmalar kafa sallamayla oluyor ve insanın yüzünmde samimi bir gülümseme oluyor. Ne ise ki ben biraz hızlı başlamıştım ve sol akciğerimin altında bir ağrı hissettim. Dinleme ihtiyacı ile bir bankla hızlı ve sıkıntılı bir hamle ile oturdum. Elim ağrıyan yerde, derin ve hızlı nefesler alıyordum. Sonra bir ses duydum. İyi olup olmadığımı soruyordu. Ben ise yerdeki kaldırım taşlarına bakıyordum. Ses güzeldi. Sanırım kanatları kırılmış ve gökten düşmüş bir meleğin sesiydi. Beni ebedi uykumdan uyandıracak ve beni hayat döndürecek bir sesti bu. Bir kadın sesi. Hay Allah nereden çıktı bu ses. Tam da sonsuzluğa kavuşuyordum. Ama sanki bu ses dur gibiydi. Bir şeyler der gibiydi. Nihayet kafamı kaldırdım ve suretine baktım nakatsız meleğin. Gözlerimdeki sis perdesi yok oldu. Evet herşey kayboldu. Karşımda sadece onun resmi ve onun sureti vardı. O vardı karşımda. Teşekkür etmeliydim. İyiyim demeliydim. Nasıl olur da benim gibi birine iyi olup olmadığımı sarar. Hele hele böylesine güzellik. Ona “bilmiyorum ama sanırım son günlerdeki uğraşım iyi, iyi biri olmak yolunda” dedim hafif tebessüm ederek. Pek anlamamış gibi görümdü ama yine de tebessüm etti. Artık ben senden ne isteyeyim, bu tebessüm kaç ölüyü kaldırır mezardan. “Size yardımcı olmamı ister misiniz, bir rahatsızlığınız mı var, ben hemşireyim” dedi. Allah’ım bu ne güzel bir lütuf. Mesleki bilgisinin bir önemi yok, bu kanatsız melek, bakışlarıyla sağlığına döndürür insanı. Bu sefer kararlıydım kesinkes teşekkür edecektim. Ve birden “teşekkür ederim, uzun süre tembellikte sonra, böylesine hızlı tempoyla koşmak sanırım beni biraz yordu.” dedi. Ve bir kaç dakika bir iki kelam ettikten sonra, izin isteyip gitti hafif koşu temposuyla. -Devam Edecek- Ağu 12
Bu ülke. Evet bu ülke. Şaşırtıyor bazen beni. Hani ya “gelişmekte olan ülke” idi ya. Artık bence değil. Bence “gelişmemekte ısrar eden bir ülke.” Zira bir zümrenin altında yönetilen ve korkarım ki kanunları da o zümrenin çıkarlarına göre düzenlenen bu ülke beni endişelendiriyor, korkutuyor. “Bu nasıl iş” dedirtiyor ve hatta bazen delirtiyor. Ki bu ülke, Yaradan’ın insanlara sunduğu denize müdahale eden ve o denize istediğiniz gibi değil, istenildiği gibi girilmesine müsade eden bir ülke. İnsanların benimsedikleri yaşam biçimlerine tahammül edemeyen, basit, zayıf ve bağımlı bir ülke… Bu ülke sapkın Avrupa’nın, çağdaşlık ve modernlik yaftası giydirilmiş sapkın kültürünü bize dayatan ve kendi özbenliğini reddeden bir ülke. Ve bu ülke, insanların dini inançlarını, bir tehlike olarak görüp, insanların dini değerlerini yaşamama gibi bir hakkı elinde bulunduran bir ülke ve sözde laik bir ülke. Bu ülke kurulma aşamasında emeği geçenleri dogamalaştıran ve tanrısallatıran bir ülke. … Sevgili S. yanıma geliyor. Yüzünde gerçek ve samimi bir üzüntü. Dert yanıyor. Büyükadada arkadaşı ile gittiği denize, haşemalı olarak girilemeyeceğini öğreniyor. Yani sayın Rum turistlerimizin bu durumdan memnun olamayacağını düşündüklerinden, sevgili S.’yi denize almıyor. Sanki denizi kendileri yaratmışçasına sahip çıkıyorlar. Oraya istedikleri insanların yüzmesini istiyorlar. Konunun çok fazla detayına girmeyi anlamsız buluyorum. Özet olarak bu ülke de bir “Tanrılar Konseyi”nin olduğuna inanıyorum ve bu halka da kendilerine iman etmelerini istiyorlar. Yoksa sevgili okur bize yaşama imkanı sunmuyorlar. Ey benim garip ülkem. Ey benim insanların benimsedikleri yaşam tarzlarına çocuksu tepkiler veren ülkem. Ey benim büyümemiş, gelişememiş ülkem. Ne zaman büyüceksin, ne zaman büyüyeceğiz? Ne zaman gelişeceksin, ne zaman gelişeceğiz? Ne zaman paranoyadan kurtulacaksın? Ne zamana kadar yaşam tarzlarını rejim tehlikesi olarak göreceksin?
Tem 30
Anladım ki, insan ilk önce kendisin tanımalı, bilmeli ve sevmeli. Yoksa bu iş olmuyor. Hayat denen uzun süreç kendinden bihaber geçmiyor. Geçse de yapay mutluluklarla, hep başarısız geçiyor. Ben bu bu uzun hayat süreçte kendimden bihaber, kendimi ihmal ederek, başarısızlıklar dolu bir şekilde yaşıyorum. Bir iki gerçek dostum oldu ve gerçek bir sevgilim asla olmadı. İnsanların sandığı kadar mutlu ve iyi biri değilim. Yalanlar üzerine kurulu ilişkilerim hep bir bir yıkılmakta ağır sonuçlarla. Hep kaybettim. Tekrar ediyorum kendimi hep ihmal ettim. Bu hayattaki tek tesellim insanlar tarafından sevilen, değer verilen ve ilgi çeken biri olmak. Bu yüzden, yani sırf insanlar beni sevsin diye hep kendimi insanların olması istediği şekle soktum. İnanın bana bir insanı herkes seviyorsa, bu işte bir sorun vardır. Çoğu zaman değer yargılarımı ve prensiplerimi insanlara yansıtmadım. Ya da hiç sahip değildim bilmiyorum. Ama artık kendimin fazla ileri gittiğini gördüm ve oturup kendimle konuşmamı, içimdeki benim ne halde olduğunu araştırmaya koyuldum. İçimdeki derinliklere indiğimde, utanılası sonuçlara ulaştım. Ve şu an bu yazıyı tarihe kaydederken, gerçekten utanıyorum. Ama kimseden değil, sadece ve sadece kendimden özür diliyorum. Bilmiyorum acep içimdeki ben, aslolan beni affedebilecek mi? Çoğu zaman aşağılık kompleksinden kurtulamadım ve ailemden başka hiç kimse benim değerli olduğumu bana farkettirmedi. Belki dostlarım bana gerçekten değer verdi ya da beyazlar içindeki sevgili beni gerçekten sevdi de ben göremedim. Zerre kadar sevgim olan insanlara, mübalağalı bir şekilde sevgimi ifade ettim. Kah yazdım, kah kalabalık ortamlarda edebi, süslü cümlelerle sevgimi itiraf ettim. İnsanlara hep değer verdim. Ama çok mübalağa ettim ve insanları çok büyüttüm gözümde. İnsanları büyütürken de aynı zaman kendimi alçattım, alçatabildiğim kadar. Çocukluğumdan beri pişmanlıklarla yaşadım. Pişmanlık kavramı benim hayatımda büyük bir yer tutar. Hala pişman olacağım işleri yapmaktayım. Yapıyorum. Belki de bu yazıyı yazdıktan sonra da pişman olacağım. Bilmiyorum, imam bilmiyorum. Ve tüm bilinmezlikler bana acı veriyor sevgili okur. Paranoyaya ve şizofreniye kayan bir akli denge ile olaylara hakim olmaya çalıştım ve başarısız oldum. Belki de Y. haklıydı, insanları önemsememeyi öğrenmeliydim. Şimdi hiç kimseden değil de kendimden özür diliyorum. Ve artık biraz daha kendimle baş başa kalmak istiyorum. Kendimi tanımam lazım. Nasıl biri olduğumu bilmiyorum. İçimdeki ruhumun sancılarını hissediyorum. Ve kısa bir süreliğine, ne dostlarım ve ne de aşklarım umrumda (bunu nasıl söyleyebilirim, sen, sevgilim evet sen, sen umrumdasın, çünkü sen bensin, özlemimsin…). Kendimi kaybetmek üzereyim. Bu büyük kayba kayıtsız kalamam…
Tem 27
İstediğim ve yıllardır hayal ettiğim, bu hayatta sonsuza dek, o romanlardakinden daha da edebi ve ebedi bir aşkı yaşamak. Sevgilinin yeni yaptırdığı saçı okşamak. Utanmadan, sıkılmadan omuza yaslanıp bir çocuk gibi ağlamak tüm pişmanklıklara ve yaşanmışlıklara. Bazen bir anne şefkatine rastlamak sevgilinin bakışlarında. Sigarana karışması, çok fazla içmene laf söylemesi ne bileyim, kızgın bir edayle seni düşünmesi… Sonra adını hasretle zikretmesi. Seni istemesi. “Gel” demesi ve özlemesi. Bu vakte kadar hiç bir sevgili beni özlemedi, özleyenler dile getirmedi. Hiç bir sevgili beni şöyle hissedebileceğim şekilde sevmedi. Hiç kimseden şöyle ağız tadıyla “seni seviyorum” cümlesini duyamadım. Sonbaharda kaldırıma dökülürken sarı yapraklar….. “Dur bir dakika, nedir bu yenilmişlik ve yarım kalmışlık hali. Kendine gel lütfen. Varsın olsun yaşanmasın. Kaybeden tek ben olmam. Kaybetmeyi kanıksamışız zaten. Boşver bu kadar düşünme. Bırak şu sevgili tariflerini. Biraz da sen çiz sınırlarını. Çöz laneti. Kurtul şizofreniden. Bırak melonkoliyi gece saatlerinde. Söndür sigaranı. Kus nefretini… Dengesizlik hali olarak düşünme hiç bir şeyi. Tanrı gibi yaşadığını sanan insanlar, yarın kul gibi ölecekler. Aptallar farkında değiller. Nedir bu kendilerini yüceltme tripleri. Bırak kendi cehennemini yaratmaya devam etsinler. Gururunu okşama ve lütfen mağrur olma. Olup bitenleri acziyetinin farkındalığıyla izle. Bir hiç olduğunu unutma.” Sözümü tamamlayamaya izin verseydin sevinirdim. Biliyorum bazen çok aptalca eylemlerde bulunuyorum. Ama bazı kavramlardan yoksunlaşamıyorum. “Sana bazı kavramlardan yoksunlaşma demiyorum lütfen yanlış anlama. Hele aşk kavramından hiç uzakta kalma. Ne kadar da acı olsa da yaşa. Yaşanası bir duygudur aşk. Sana çok şey öğretir. Ama insanları anlamaya çalışma. Hiç bir zaman anlayamazlar. İnsanları yargılama ve sorgulama. Kendinden emin olduğun vakit -ki hiç bir zaman kendinden emin olma- o zaman insanları sorgula.” Ya O, O ne olacak? “Seni severse, elbet bir gün gelir hiç bir şeyi düşünmeden. Eğer seni senin kadar sevmiyorsa, senin yaptıklarını hiç bir zaman yapmaz.” Karşılık beklemiyorum. Kendi sevgim bana yeter. “Hayatta aşk kadar gerçekçi şeyler vardır. Bunu unutma. Tek başına yaşadığın platonik aşk, inan bana karşılığı olmayan aptal bir masturbasyon gibidir. Bir gün hiç bir zaman tatmin etmez seni. Çok fazla yorar. Zarar verir sana.” Paranoya sınırlarındayım, aklımı kaçırmak üzereyim. “Yaşadığın ani değişikliklerin farkındayım. Böyle bir insan olmadığını ve böyle olmak istemediğini biliyorum. Hayatta hiç bir zaman açık kapının olduğuna iman eden birinin, son zamanlarda çok fazla çaresizliğe düşmesi endişe verici.” Korkuyorum. “Korkman gereken şeylerden kork.” Seviyorum deli gibi… “Biliyorum, sev ama lütfen yenilme…”
Tem 22
“Tüm insanlığa içtenlikle” Dünyanın sonu gelirken geldim dünyaya. Buna yürekten inanıyorum. Sahil kayaklarında aşklarını yaşayan genç sevgilileri izlerken, yazdım bir çok satırı. Samimiyet aradım üzerine bastığım topraklarda. Hayali sevgiliyi bekledim tebessüm eden satırlarımda… Samimiyetin yoksunlaştığına inandım, hayalini sevgilinin de henüz var olmadığına… Şeytan mühlet verilen süre zarfında, bize telkin ederken günahları, aslında kutsal kitabın hakikatleri her geçen gün doğruluğunu kanıtlıyordu. Aslına bakarsan boşa zaman kaybediyoruz belki de mesai saatlerinde. Düşünsenize bir avuç insan mutlu olamıyor bir kaç metrekarede… Baktığımız zaman dünyaya şöyle dört gözle, eğlence parkına benzediğini anlıyoruz. Bugün ölümü düşündüm. Her an, her saniye yakın olduğunu hissettim birden. Anlamazlıktan geldim ölüm gerçeğini. Gonca gül iken solan gül misali her an boyut değiştiriyor insan, bir alemden başka bir aleme. Sonra zaman kavramına takıldı aklım, bir Temmuz akşamında. Yüzüme nazlı nazlı çarpıyordu rüzgar. Bilmiyorum sanki bazı “sırlar” getiriyordu bana. Rüzgar tenimde hoş bir soğukluk bırakırken, aslında ne kadar boş olduğunu anladım, üç kelimelik ve üç günlük “yalanlarla dolu insanların olduğu dünyada…” Öyle kandırmışız ki kendimizi, öyle inandırmışız ki, bütün doğrular bize yalan ve aptalca gelmekte… … Evet seviyordum bir zamanlar. (Belki de hala seviyorum… Evet, evet seviyorum…) Şimdi ise, aşkın beni es geçmesi için yalvarıyorum. “Lütfen” diyorum aşka yalvaran bakışlarla; “Lütfen girme gönlüme“. Aslında aşktan bu denli delicesi kaçtığıma da şaşıyorum. Sanırım bu gibi büyük bir yükü kaldıramıyorum. Ki aslında yaşanır ısmarlama aşklar yalandan. Sanırım gönül kabul etmiyor, suni aşkları. Hazmedemiyor, yediremiyor kendine. Ne ise, nefret ediliyorum zaman zaman. İnsanlar kaçıyor benden kimi zaman. Kendimle baş başa kalıyorum. İç sesime kulak veriyorum. Hep bana duymak istemediklerimi söylüyor. Acımasız iç ses. Lütfen kes sesimi… “Devam edebilir…” Wordpress Themes by Sabiostar web development studio.
|
Recent Comments